Bilişim Haber ve DuyurularıManşetYeni Ürünler

Türkiye’nin Yarım Kalan Çip Hikâyesi Yongatek Çelik ile Yeni Bir Döneme Giriyor

Türkiye’nin Çip Hikâyesi Sanıldığından Daha Eski Yongatek Çelik ile Yeni Bir Aşamaya Giriyor

“Yerli çip” söylemi son yıllarda sıkça gündeme gelse de Türkiye’nin yarı iletken serüveni çoğu zaman sanki bugün başlamış gibi ele alınıyor. Oysa bu hikâye, yarım asırdan uzun bir geçmişe dayanıyor. Türkiye, küresel ölçekte transistör ve entegre devre teknolojilerinin yükselişe geçtiği 1970’li yıllarda, bu alana girme cesaretini gösteren ülkeler arasındaydı.

1970’lerin ortasında kurulan TESTAŞ (Türkiye Elektronik Sanayi AŞ), Türkiye’nin yarı iletken yarışına “geç kalmış” değil, aksine zamanında dahil olma iddiasının ilk somut karşılığıydı. 1976 yılında 100 milyon TL sermaye ile kurulan TESTAŞ, yarı özel bir yapı olarak tasarlanmış; kamu güvencesi ile özel sektör esnekliğini bir araya getirmeyi hedeflemişti. Ankara’da çip ve transistör üretimi, Aydın’da ise paketleme ve pasif bileşen üretimi yapılması planlanan tesisler, döneminin ileri teknolojileri arasında yer alıyordu.

TESTAŞ, Amerikan Exar firmasından teknoloji transferi yaparak lisanslı yarı iletken üretimine hazırlanırken aynı zamanda kendi Ar-Ge kapasitesini inşa etmeye çalışıyordu. Ancak bu büyük vizyon, üretim ölçeği açısından hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilemedi. Bürokratik gecikmeler, yatırım sürekliliğinin sağlanamaması ve 1980 sonrası değişen siyasi-ekonomik iklim, Türkiye’nin yarı iletken alanındaki bu erken hamlesini zayıflattı.

Buna karşın TESTAŞ’tan geriye kalan en kalıcı miraslardan biri, 1980’lerin başında kurulan YİTAL (Yarıiletken Teknolojileri Araştırma Laboratuvarı) oldu. YİTAL, daha sonra TÜBİTAK BİLGEM bünyesine katılarak Türkiye’nin yarı iletken teknolojileri alanındaki en önemli araştırma merkezlerinden biri haline geldi. Bu yönüyle TESTAŞ, yalnızca bir fabrika girişimi değil, bugün hâlâ yaşayan teknik ve kurumsal hafızanın da temelini atan bir yapı olarak öne çıktı.

Kaçırılan kritik fırsat Samsung ortaklığı
TESTAŞ’ın kaderini belirleyen en kritik kırılma noktası ise 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında yaşandı. Bu dönem, yalnızca bir fabrikanın değil, Türkiye’nin çip ekosisteminin geleceğinin de tartışıldığı bir eşikti. Canovate Yönetim Kurulu Başkanı Can Gür’ün aktardıkları, bu fırsatın ne denli somut olduğunu ortaya koyuyor.

1980’li yıllarda Samsung’un Türkiye temsilciliğini yürüten Gür, Güney Koreli teknoloji devinin yeni bir yarı iletken üretim tesisi arayışında olduğunu ve bu kapsamda Türkiye’nin ciddi bir aday olarak değerlendirildiğini aktarıyor. Samsung yöneticileri Ankara ve Aydın’daki TESTAŞ tesislerini yerinde inceledi; mevcut altyapı, yetişmiş insan kaynağı ve Türkiye’nin coğrafi konumu önemli avantajlar olarak görüldü.

Plan netti: TESTAŞ ile Samsung ortak olacak, tesisler genişletilecek ve Türkiye bölgesel bir yarı iletken üretim üssüne dönüşecekti. Bunun için gereken yatırım yaklaşık 20 milyon dolar seviyesindeydi. Samsung, bu yatırımın yalnızca 5 milyon dolarlık kısmının Türkiye tarafından karşılanmasını talep ediyordu. Ancak o dönemde özelleştirme kapsamına alınan TESTAŞ için kamu tarafının “tek kuruş harcanamaz” yaklaşımı, bu stratejik ortaklığın başlamadan sona ermesine neden oldu. Böylece Türkiye, bugün küresel çip pazarının en güçlü aktörlerinden biri olan Samsung ile tarihi bir iş birliği fırsatını kaçırmış oldu.

Yarım kalan hikâyenin bugünkü devamı
TESTAŞ ile yarım kalan bu hikâye, günümüzde farklı bir zeminde yeniden şekilleniyor. Türkiye, HIT-30 Yüksek Teknoloji Yatırım Programı kapsamında başlatılan HIT-ÇİP Çağrısı ile yarı iletken üretimi için 5 milyar dolarlık bir kaynak ayırmış durumda. Hedef, 65 nanometre ve daha ileri üretim teknolojilerine sahip bir yerli çip üretim kapasitesi oluşturmak.

Savunma sanayii tarafında TÜBİTAK BİLGEM ve ASELSAN’ın Çakıl çipi, yine TÜBİTAK BİLGEM’in 16 nm FinFET tabanlı YONCA projesi bu alandaki önemli kilometre taşları arasında yer alıyor. Sivil ve ticari tarafta ise Yongatek, Türkiye’nin en yetkin yarı iletken firmalarından biri olarak öne çıkıyor.

Yongatek, bugün kendi çip markalarını tasarlayan nadir yerli firmalardan biri konumunda. Şirketin geliştirdiği KIRMIK video işlemci ailesi ve ÇENTİK 32-bit RISC-V mikrodenetleyici ailesi, bu alandaki yetkinliğini ortaya koyuyor. Yongatek’in mevcut projeleri arasında en dikkat çekeni ise Çelik. Çelik, ÇENTİK ailesi altında yer alan ve Beko için özelleştirilmiş 32-bit RISC-V mikrodenetleyici çipi olarak konumlanıyor.

Türkiye’nin çip hikâyesi bugün yeniden yazılmıyor; yarım kalan bir anlatı, yeni aktörler ve daha güçlü bir stratejiyle devam ediyor. Yongatek Çelik ise bu uzun yolculukta, geçmişten alınan derslerle şekillenen yeni perdenin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Çelik Üzerine Konuşmazsak Bu Hikâye Yine Yarım Kalacak

Türkiye’de “yerli çip” ifadesi son yıllarda neredeyse bir slogana dönüştü. Ancak bu başlık altında konuşulanların büyük bölümü, somut ürünlerden ziyade niyet beyanları ve gelecek vaatlerinden ibaret kaldı. Bu nedenle Çelik gibi gerçekten sahaya inmiş, sanayiyle temas etmiş projelerin görünmez kalması, üzerinde durulması gereken bir sorun.

Bu yazının çıkış noktası da tam olarak burada başlıyor. Çelik ile tanışmam planlı bir araştırmanın sonucu değil, tamamen tesadüf. Farklı bir başlık üzerinde çalışırken karşıma çıktı. Detaylarına indikçe daha rahatsız edici bir tabloyla karşılaştım: Türkiye’de tasarlanan, sanayide karşılığı olan bir mikrodenetleyici olmasına rağmen, Çelik hakkında yerel medyada yok denecek kadar az içerik bulunuyordu. Bu durum, geçmişte TESTAŞ örneğinde yaşanan sessizliğin modern bir yansıması gibi duruyor.

TESTAŞ’a yapılan gönderme bu nedenle bir nostalji değil, bir uyarı. Çünkü geçmişte “kimse yeterince konuşmadı” dediğimiz pek çok konu, bugün de benzer biçimde görünmez kalabiliyor. Eğer bu projeleri yeterince tartışmazsak, yıllar sonra bir başka yazar yine bugüne dönüp “fark edilmemiş bir eşik” anlatmak zorunda kalabilir.

Çip Meselesi Artık Sadece Teknoloji Değil

Bugün çiplerin neden stratejik bir mesele haline geldiğini anlatmak için teknik detaylara boğulmaya gerek yok. Jeopolitiğin yönü bunu zaten açıkça gösteriyor. Çin’in Tayvan üzerindeki baskısı, ABD’nin yarı iletken üretimini kendi sınırları içine çekme çabası, bu teknolojinin yalnızca ekonomik değil, siyasi bir güç unsuru haline geldiğini ortaya koyuyor.

Türkiye bu tabloda hâlâ büyük ölçüde tüketici konumunda. Dışa bağımlılık, özellikle yaygın kullanılan çip sınıflarında ciddi bir kırılganlık yaratıyor. Elbette herkesin en ileri üretim teknolojilerine sahip dev fabrikalar kurması gerekmiyor. Ancak en azından günlük hayatta milyonlarca üründe kullanılan çiplerin bir bölümünün ülke içinde tasarlanabilmesi, stratejik bir gereklilik haline gelmiş durumda.

Bu noktada ilginç olan şu: Bu dönüşüm savunma ya da uzay sanayinden değil, beyaz eşyadan başlıyor.

Yongatek ve Sessizce Gelişen Bir İş Birliği

Yongatek’in, Türkiye’nin en büyük beyaz eşya üreticilerinden biri olan Beko ile birlikte yürüttüğü mikrodenetleyici çalışmaları, bu açıdan dikkat çekici. HIT-30 programı kapsamında geliştirilen bu proje, yerli çip tartışmalarının soyut düzlemden somut üretim alanına taşındığını gösteriyor.

2014’ten bu yana faaliyet gösteren Yongatek, bu süreçte sadece bir tasarım denemesi yapmıyor; sanayinin gerçek ihtiyaçlarına yanıt veren bir ürün ortaya koymayı hedefliyor. CEO Ali Baran’ın paylaştığı bilgilere göre, Çelik’in Ar-Ge aşaması büyük ölçüde tamamlanmış durumda ve seri üretim için 2026 yılı işaret ediliyor.

Burada dikkat çekici olan yalnızca teknik başarı değil. Sadece Beko’nun yıllık ihtiyacının onlarca milyon adetle ifade edilmesi, bu tür çiplerin ne kadar geniş bir kullanım alanına sahip olduğunu ortaya koyuyor. Beyaz eşya ile sınırlı kalmayan bu ölçek; savunma, robotik ve IoT gibi alanlara da uzanabilecek bir potansiyele işaret ediyor.

Çelik: Küçük Ama Stratejik Bir Parça

Çelik, teknik olarak bakıldığında bir “mütevazı” mikrodenetleyici. 32 bit mimariye sahip, RISC-V tabanlı ve orta seviye frekanslarda çalışan bir MCU. Ancak onu önemli kılan şey, teknik özelliklerinden çok stratejik konumu.

Açık kaynaklı RISC-V mimarisi, Çelik’i yalnızca maliyet açısından değil, politik riskler açısından da daha dayanıklı hale getiriyor. ARM gibi lisanslı yapılara kıyasla, uzun vadede daha bağımsız bir tasarım zemini sunuyor. Bu da Türkiye gibi teknolojide geç kalma lüksü olmayan ülkeler için kritik bir tercih.

Çelik’in beyaz eşyalarda üstleneceği görevler –motor kontrolü, sensör okuma, güvenlik mekanizmaları– günlük hayatta fark edilmese de milyonlarca ürünün düzgün çalışmasını sağlayan temel işlevler. Bu tür çipler küçümsenebilir; ancak endüstriyel öğrenmenin en sağlam basamakları genellikle bu alanlarda atılır.

Bir Prototipten Fazlası

Yongatek’in Çelik’i doğrudan üretime sokmak yerine önce FPGA üzerinde doğrulaması, bu projenin bir vitrin çalışması olmadığını gösteriyor. Dijital prototip aşamasının tamamlanmış olması, çekirdek doğrulamalarının başarıyla geçilmesi ve değerlendirme kartlarının hazırlanması, işin mühendislik disiplinine uygun biçimde ilerlediğini ortaya koyuyor.

Bu yaklaşım, Türkiye’de nadiren gördüğümüz bir sürekliliğe işaret ediyor: Tasarla, doğrula, test et ve sonra üret.

Asıl Değer Nerede?

Çelik, küresel yarı iletken pazarında dengeleri değiştirecek bir ürün değil. Ancak Türkiye için önemli bir eşik. Çünkü bu tür projeler, yalnızca tek bir çip üretmekle kalmıyor; bilgi birikimi, insan kaynağı ve tasarım kültürü oluşturuyor.

Bugün beyaz eşya için geliştirilen bir mikrodenetleyici, yarın daha karmaşık sistemlerin temelini oluşturabilir. Savunma sanayii, otomotiv ya da iletişim altyapıları bu zincirin doğal devamı.

Belki de asıl soru şu: Çelik gibi projeleri gerçekten ne zaman ciddiye alacağız? Çünkü bu tür girişimler fark edilmediğinde, yıllar sonra yine “bir zamanlar vardı” diye anlatılmaya mahkûm kalıyor.